Osmanlı devleti çok uzun süre dünya tarihine yön veren bir devlet olmuştur. Uzun süre uluslararası arenada etkin rol oynadığı için kendi döneminde yazılan tarihi dokümanlarda geniş yer işgal etmektedir. Bu kadar geniş çerçevede incelenmesinin sonucu olarak hatalı çıkarımlar ya da yanlış bilgiler üretilebilmektedir. Bu hatalar bazen popülerlik kazanarak gerçek zannedilmektedir. Bazende popülerlik kazanan olayların sebepleri gözden kaçmaktadır. Bu yazımızda sizin için Osmanlı tarihinde en çok merak edilen yedi konuyu seçerek inceledik.

1. Osmanlı Devletinin Kuruluşu

Osmanlı devletinin kuruluşu özellikle Türkçe kaynaklarımızın çoğunda 1299 yılı olarak geçer. Oysa gerçek biraz farklıdır. Öncelikle bu konunun tam anlaşılabilmesi için devlet kurma eyleminin nasıl gerçekleşmesi gerektiğine ve gerekliliklerine bakalım.

Devlet Yapısının Meşruiyet Kazanması

En basit şekliyle bir devletin varlığından bahsedebilmemiz için ünlü üç unsur teorisini baz alacak olursak, bir organizasyonun devlet olarak adlandırılabilmesi belli şartların yerine gelmesi ile mümkün olur. Bu şartları alt başlıklar belirtelim.

a. Bölge

İlk şartımız bir devlet otoritesinin ve hizmetlerinin sağlanabileceği bir bölgedir. Bir toprak parçasına sahip olma zorunluluğu yoktur. Çünkü sanal vatandaşlık örneklerinde olduğu gibi farklı durumlar ortaya çıkabilmektedir. Ancak toprak parçası da bir bölgedir.

b. İnsan

Devlet insanlığın toplu yaşama geçişiyle birlikte tüm toplumun bireylerden bağımsız olarak karşılanması gereken toplum ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla ortaya çıkmıştır. Bu sebeple var olmasını sağlayan temel unsur insandır.

c. Bağımsızlık

İnsan ve bölge unsurları bir araya geldiğinde topluluk kavramını oluşturur. Örneğin akşam yemeğini bir restoranda yemek istediğinizde orada bulunan insanlar ile ilk iki unsuru yerine getirmeniz sizi devlet yapmaz. Topluluk olarak hiçbir devletin otoritesi altında olmadan o topluma dair ortak bir otorite kabul edilmeli ve bu otorite tüm karar ve uygulamalarında bağımsız olmalıdır.

Osmanlı devletini bu üç unsur için değerlendirecek olursak;

I. Bölge: Kendine ait bir bölgesi uç beyliği olduğu dönemden beri vardır. Bu şartın sağlanması 1288 yılında Osman beye uç beyliği unvanın verilmesi ile net bir şekilde sağlanmıştır. Çünkü Osmanlının kendilerine ait özerk yapıda bir toprak parçaları vardır.

II. İnsan: Bu unsurda Osmanlı beyliğinde insanların var oldukları ilk andan itibaren sağlanmıştır.

III. Bağımsızlık: İşte soru işaretleri ve görüş ayrılıkları bu unsurda ortaya çıkmaktadır. O dönmede Osmanlı, uç beyliği olarak Anadolu Selçuklu devletinin bir vilayeti idi. Oysa Anadolu Selçuklu devleti 1308 yılında yıkılmıştır. Bu noktada Osmanlı devletinin bu şartı sağlayışı yıkılma süreci içerisinde olan Anadolu Selçuklu devletinden bağımsızlığını direk veya dolaylı olarak ilan etmesi şeklinde olabilir.

Tarihçilerin 1299 yılını baz almalarının sebebi Osmanlı devletinin Bilecik’i fethidir. Bu hareket Anadolu Selçuklu devletinden bağımsız hareket etme kabiliyetini dolaylı olarak ilan etmiş olur, şeklinde değerlendirilmiştir. Oysa Osmanlı Beyliği bir uç beyliği olduğu için akın yetkileri vardı. Ayrıca bu olayda Osman beye tuzak kurulması ve onun bu tuzağa cevap vermesi gibi kritik bir detay vardır.

Her halükârda Osmanlı devletinin kuruluş tarihi olarak 1299 yılı biraz zorlamadır. Çünkü tarihçilerin çoğu bu olayı kuruluş olarak değerlendirmek istemiştir. Ancak Bilecik olayında devletin varlığı için gerekli olan bağımsızlık unsuru tam olarak sağlanamamıştır.

Kuruluş tarihinin tespiti konusunda en iyi tespiti gelmiş geçmiş en büyük Osmanlı tarihçisi kabul edilen Halil İnalcık yapmıştır. Halil İnalcık’a göre 1302 yılında gerçekleşen Koyunhisar savaşı Osmanlının devlet oluşunun sebebidir. Çünkü o dönemde bir devlet olan Bizans imparatorluğunun resmi olarak Osman beyi ve ordusunu hedef alarak hareket etmesi bir savaş ilanıdır. Bu savaş ilanı da dolaylı olarak Osmanlı devletinin uluslararası arenada muhatap alınması ve tanınması manasına gelmiştir.

Bu değerlendirmenin sonucundan somut bir şekilde anlaşılmaktadır ki Osmanlı devletinin kuruluş yılı 1302 yılı olarak kabul edilebilir. Bu konuyla alakalı yabancıların ağzından güzel bir dipnot düşelim. 1385 yılındaki Ortodoks Patriği Papa VI. Urban’a yazdığı mektupta “Osman, etrafına bir ırk toplamıştır. Orhan bir devlet kurmuştur. İmparatorluğu kuran ise Murat olmuştur.” der.

2. Yavuz Sultan Selim’in Resmi

Yukarıda gördüğünüz sağdaki resim birçok tarik kitabında Yavuz Sultan Selim’in portresi olarak kullanılır. Bunun nedeni tam anlaşılamamakla birlikte bu resmin kime ait olduğu bile belli değildir. Bu resmin Yavuz Sultan Selim’e ait olduğuna somut bir delil olmamasına rağmen bu resme bu kadar itibar edilmesi sebebiyle bu konuyu iyice açıklayacağız.

A. Kaynaklar

Resimde İlk olarak dikkat çeken şey küpedir. Yavuz Sultan Selim döneminden bu yana padişahı tasvir eden birçok yayın elimize ulaşmıştır. Hatta birçok kaynaktan direk diyaloğa girenlerin diyaloglarını aktardıklarını görürüz. Ancak küpe konusunda hiç bahsedilmez. Oysa ki hiçbir padişahta görülmemiş olan küpe gibi bir detay o dönem yazılan kaynaklarımızın yazarları tarafından gözden kaçamayacak kadar büyük bir detaydır.Kaynaklarımızda bize padişahın bir batılıya böyle bir portre çizdirdiğine dair bir detayda bulunmamaktadır.

B. Resim Detayları

Resimdeki kişinin başında bir taç görmekteyiz. Osmanlı konusunda net söyleyebileceğimiz şeylerden birisi de padişahların krallar gibi taç giyme kültürlerinin olmamasıdır. Bu resimdeki taç detayı için konuşacak olursak onu hiç görmemiş bir batılının kafasında bir hükümdar tasarlarken taç detayı ekleme ihtimali oldukça fazladır. Aslında bu detay bile tek başına ressamın padişahı hiç görmediğinin hatta gerçek tasvirini bilenlerden bile dinlemediğinin yeterli bir kanıtıdır.

Minyatür resim saraydaki ressamlar tarafından çizilmiştir. Yani resmi kayıttır diyebiliriz. İki resmi karşılaştıracak olursak padişahın başındaki kavuk yapısının bile çok farklı bir dizayna sahip olduğu görülmektedir.

Resimde bir inciden yapılmışa gibi duran bir kolye görmekteyiz. Ancak minyatür resimden anlayacağımız gibi Yavuz Sultan Selim’in giyim tarzı gayet sadedir. Kolye detayınada kaynaklarda rastlamayız.

C. Çizim yeri

Prof. Dr. Feridun Emecen’e göre bu resim muhtemelen Avrupalılar tarafından kendi bakış açılarına dayanarak resmedilmiştir. Elimizde ki deliller Prof. Dr. Feridun Emecen’i doğrular niteliktedir. Resim hakkında iddialardan biri ise Mısır’ın fethinden sonra bastırılan sikkelere bakılarak 1530’larda Erhard Schoen tarafından çizilmiştir. Bu konuda iddialardan hiçbir yeri çizim yerini Osmanlı toprakları olarak göstermez. Yavuz Sultan Selim’in Avrupa’ya hiç sefer yapmadığını göz önünde bulunduracak olursak sadece bu konu bile resmin güvenilirliğini ciddi derecede zayıflatmaktadır.

D. Oglier busbek

Mohaç Meydan savaşından sonra Avusturya Macaristan imparatoru bu ağır yenilginin sebeplerini araştırması için Avusturya Macaristan elçisi olarak Oglier Ghislain De Busbecq isimli birini gönderir. Bu elçi Osmanlı yönetim şeklini, insanların yapısı gibi konuları inceler ve raporlarını mektuplar halinde ülkesine gönderir. Bu mektuplar “Türkiye’yi böyle gördüm” adlı bir kitapta toplanmıştır. Kitabı okumanızı tavsiye ederiz. İçinde çok ilginç şeyler bulabilirsiniz.

Elçimiz sıfatı gereği Kanuni Sultan Süleyman’ın karşısına bir kere çıkar ancak işi gözlemlemek olduğu için padişah hakkında çok güzel detaylar verir. Padişahın üstündeki kıyafetler dikkatini çeker. Bu kıyafetler için görülünce çok şaşalı zannedilebileceğini ancak padişahın üstündeki kıyafetlerin çok ucuz ve sade kıyafetler olduğundan bahseder. Kanuni Sultan Süleyman bizim kaynaklarımızda Yavuz Sultan Selim’e göre daha gösterişli giyimleri ile anılır. Ancak kaynaklarımızda giyimi sadeliğiyle anılan Yavuz Sultan Selim için bu porteyi düşündüğümüzde ziynet detaylarının abartıları sırıtmaktadır.

3. Piri Reis’in Haritası

Osmanlı Amirallerinden Piri reis bir dünya haritası çizmiştir. Bu harita hakkında çok fazla efsane üretilmiştir. Bu yazımızda haritanın nasıl çizildiğinin iç yüzünü size aktarmak istedik.

Denizci Kristof kolomb 12 Ekim 1492 tarihinde Amerika kıtasını keşfetmiştir. Bu keşfinden sonra bu bölgede bulunan birçok toprak parçası ve adaya isimlendirme işlemini gerçekleştirmiştir. Bu keşfinin ardından kendisinin çizdiği haritadan faydalanılarak birçok kişi tarafından haritalar çizilmiştir. Ancak günümüze bu haritalardan hiçbiri ulaşmamıştır.

Piri Reis haritasını 1513 yılında çizmiştir. Rahat bir şekilde fark edilebileceği gibi çizim tarihi Kolomb’tan epey sonradır. Diğer kıtalara ait detaylar ise o dönemin haritalarıyla benzerlik göstermektedir.

Çizim tarihinin daha sonra olması tek başına Kolomb’un haritasından faydalandığı anlamına gelmez. Ancak Piri reisin haritasında verilen yer isimleri Kolomb’un verdiği yer isimleridir. Bu da somut bir şekilde Piri reisin Kolomb’un haritasından faydalandığının kanıtıdır.

Piri reisin haritası incelendiğinde bu haritayı çizerken 20 civarı kaynaktan faydalandığı tahmin edilmektedir. Her ne kadar kendisinden önce yapılan haritalardan faydalanmış olsa da Kristof Kolomb’un kopyalarından günümüze ulaşan tek kopyadır. Bu yüzden bilimsel olarak çok değerli bir tarihi kaynaktır.

Son olarak Piri reisin haritasında bir bölgenin Antarktika kıtası olduğuna dair bir iddia ortaya atılmıştır. Ancak o bölgenin coğrafi sınırlarının Antarktika kıtasının sınırları ile alakası yoktur. O bölgenin ateş ülkesi olduğu düşünülmektedir. Ayrıca o dönemde dahi dünyanın dengesi için dünyanın kuzey ve güney bölgelerinde kıtalar bulunması gerektiği ile alakalı teoriler vardı.

4. Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail Arasındaki Satranç Vakası

Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki satranç hikayelerini çok fazladır. Bu konu o kadar ilgi çekicidir ki Yavuz Sultan Selim döneminin anlatıldığı romanlarda tarihi roman yazarlarının gözde hikayelerindendir.

Kısaca açıklayacak olursak hikâyeye göre Yavuz Sultan Selim şehzade iken bir derviş gibi bir yolculuğa çıkar. İran topraklarına varır. Şah İsmail’le de huzurda satranç oynama imkânı bulur. Şah İsmail’i mat eder. Ancak Şah İsmail “Şah mat edilir mi” diyerek şehzade Selim’e bir tokat vurur. Kimliğini gizleyen Şehzade o esnada bir şey yapamaz. Ancak daha sonra bu olayı Yavuz Sultan Selim çaldıran zaferinden sonra Şah İsmail’e mektupla işte mat böyle olur diye yazar.

Bu olayın kaynağı Evliya Çelebi’nin seyahatnamesidir. Ancak Evliya Çelebi’nin bu eseri hayali hikayelerle doludur. Bu konuya burada değinmek konuyu çok uzatacağından ayrıntılı olarak yer veremedik. Bu sebeple bu eser satranç olayı için bir delil sayılamaz.

Teknik olarak bir Osmanlı şehzadesinin İran’a seyahati gibi bir şey söz konusu değildir. Çünkü böyle bir yolculuk aylar sürecek olan bir kayıp olma durumu anlamına gelir. Oysa ki şehzadeler Osmanlı devleti için çok değerlidir. Daha önce Fatih Sultan Mehmet döneminde şehzade Orhan Bizans’ta esir tutulmuş ve birçok kez Osmanlıya karşı koz olarak kullanılmıştır. Osmanlı devleti elinden kaçan bir şehzade için yıllarca vergi ödemiştir. Şehzadelerin bu kadar değerli olma sebepleri ülke içerisinde siyasi dengelerde söz koz konusu olacak herhangi bir bozulmada hemen desteklenerek ortaya sürülebilme ve tahtta resmi olarak hak iddia edebilmelerinden kaynaklanır.

Bu kadar gözetim altında tutulan bir şehzadenin İran gibi bir ülkeye kaçamak denemesi aylar süreceğinden böyle bir ihtimal yoktur. Bu kadar uzun zaman için sadece iletişim kesikliği bile olsa dönemin saray kaynaklarının gözünden kaçamayacak kadar büyük bir hadise olurdu.

Aslında bilimsel olarak tarihçiler bu hikâyeye itibar etmemektedirler. Bu olayı yazımıza ekleme sebebimiz tarihi romanlardır. Tarihi romanlar gerçek kişileri kullanarak tarih konusunda ki gerçeklik kavramını ciddi şekilde manipüle etmektedirler. Son dönemde popülerlik kazanan tarih romanlarında bu hikâyenin abartılarak sürekli tekrar etmesi sonucu olarak toplum içinde bu olayı gerçek zanneden çok fazla roman yazarı kurbanları vardır.

5. Harem Konusu

Osmanlı deyince harem kavramı adeta eğlence merkezi, zevk sürme yeri gibi açıklamalarla bağdaştırılmaktadır. Bu konuda çok fazla hurafe bilgi bulunmasından dolayı haremin ne olduğunu nesnel olarak açıklamak istedik.

Öncelikle harem kelimesinin ne olduğuna bakalım. Harem kelimesi Arapça kökenli olup yasak ve dokunulmaz anlamına gelmektedir. Türkçemizde kullandığımız haram kelimesi ile aynı kelimedir.

Mahrem kelimesi de haram kelimesinin türemektedir. Bu kelime Arapçadaki çekimi gereği haramın bulunduğu yer manasına gelir. Yani haram yasak olduğuna göre yasağın konumunu bildirir.

Günümüzde bu kelimelere örnek verecek olursak eviniz sizin mahreminizdir. Çünkü orada siz hariç diğer herkes için yasak vardır. Eşinizde sizin hareminizdir. Yani sizden başkası için yasaklınızdır ve artık sizin mahreminizin sınırları içerisindedir. Aslında günümüzde de harem vardır hem de teknik olarak padişahın haremiyle aynıdır.

Padişahın haremi dediğimiz zaman kastımız padişahın evidir. Burada annesi, eşleri ve cariyeleri bulunur. Aklınıza eğer öyle ise harem içerisinde neden o kadar çok kadından bahsediliyor gibi bir soru gelebilir. Ancak bu konuya geldiğimizde atladığımız önemli bir detay vardır. Osmanlı devleti bir İslam devletidir.

Cariye savaşlardan ortada kalan esirler içerisinden cinsiyeti bayan olanlara denir. İslam’da cariyeler ve eşler helaldir. Ancak fıkıh gereği günümüzde cariye durumunun oluşma ihtimali pek kalmadığından cariye kavramı çok bilinen bir kavram değildir.

Padişahın hareminden maksat bizim anladığımız manasıyla mahremidir. Üstelik doğum kontrolünün olmadığı bir dönemde padişahların soyu çok değerli olduğundan ve doğacak her çocuk potansiyel taht kavgası ve binlerin canının feda edilmesi manalarına gelebildiği için padişahın haremi sıkı takip edilen bir yerdir. İçerisinde ki disiplinle alakalı rivayetler günümüze ulaşmıştır.

6. II.Abdülhamid Konusu

II.Abdülhamit’in padişahlar içerisinde özel bir yeri vardır. Abdülhamit taraftarları onu göklere çıkarırken karşı görüşte olanlara ise onu en ağır şekilde yermekteler.

Abdülhamit’in zeki bir insan olduğundan kimsenin şüphesi yoktur. Nitekim Dönemin Alman başbakanı Otto vom Bismark onun için “Avrupa’nın en büyük diplomatıdır” demiştir.

En öne çıkan özelliği siyasetidir. Oyalama siyaseti olarak değerlendirebileceğimiz taktikleri sayesinde uluslararası arenada çok fazla başarı elde etmiştir. Birçok durumda vakit kazanmış bu kazandığı vakitlerde boş durmayıp süreçlerin akışlarını lehine çevirmiştir.

Prof.Dr. İlber Ortaylı o dönem için “II. Abdülhamid devri imparatorluğun son Osmanlılık devridir. Ondan sonraki iki padişahın kayda değer başarıları yoktur.”  der. Özellikle Rusya’ya karşı izlediği stratejiler başarılı olmuştur. Hasta adam olduğu düşünülen Osmanlı son defa dünya devleri İngiltere ve Fransa karşısında mücadele etmiştir. Özellikle İngiltere’nin epey başını ağrıtmıştır.

Abdülhamit döneminde yapılan yenilikler saymakla bitecek gibi değildir. Ülke içerisinde hukuk fakültesinden Hicaz demir yoluna, Yüksek Mühendislik Fakültesinden dünyanın ilk dişçilik okuluna kadar buraya sığdıramayacağımız kadar yenilik yapılmıştır.

Yakın çevresinde bulunanlar tarafından yazılan anı kaynakları incelendiğinde ilk öne çıkan özelliği kibar ve hassas olmasıdır. Ancak şaşırtıcı şekilde nazik karakterine rağmen istibdat dönemi dediğimiz baskı ve sansür döneminin de müsebbibidir.

Soru işaretleri burada başlar. Sansürün en ağır şekilde uygulandığı dönem olduğu için dönemin aydınlarının neredeyse hepsi kendisine serzenişte bulunmuştur. Yine de tahttan indirilişinden sonra aralarında Mehmet Akif Ersoy’unda bulunduğu birçok aydın fikir değiştirmiştir.

Bu istibdat dönemi için ise Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu 23 Temmuz 1958 yılında hürriyet gazetesinde yayınlanan yazı dizisinde paylaştığı bir anısı bize fikir verebilir.

“1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede ”makedonya” adlı eserim, yazı dizisi şeklinde yayınlanıyordu. Bir akşamüstü Celal bey beni telefonla aradı. Dolma bahçe sarayına davet edildim ve saraya gidince, hemen hiç bekletilmeden üst kata çıkartıldım. Bir kapı açıldı, kendimi büyük adam Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısında buldum. Saygılarımı bildirdim. Alışıla gelmiş bir kaç nezaket cümlesiyle gönlümü aldıktan sonra; yazınızı okuyorum, dedi. Hürriyet ilan edildiği zaman küçük bir çocuk olman lazım. Fakat tebrik ederim o günleri iyi tarif edip canlandırıyorsun. Fakat Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli. Biraz durdu. Elindeki renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şunları söyledi. Abdülhamit’i sevmeyebilirsin. Fakat sakın hatırasına hakaret edeyim deme. Sizin nesil karar verirken daha dikkatli davranmayı öğrenmeli. Bak çocuk! şahsi kanaatimi kısaca söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki. Abdülhamit’in padişah olduğu dönemde kim dost kim düşman belli değildi. Her yer vatan hainleriyle doluydu. Sınır komşu devletlerinin hepsi bu büyük devlete düşmandı. Bütün bunlara birde bu zor dönemin 19. yüzyılın sonlarına denk gelmiş olmasını da eklersek. Abdülhamit’in yönetim tarzı oldukça iyi ve hoşgörülüdür… bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurlarından uzaklaştım”

Son olarak Abdülhamit için 31 Mart vakasından bahsedilebilir. Bu vaka 31 Mart 1325(13 Nisan 1909)’te gerçekleşen İttihat ve Terakki cemiyetinin siyasi hakimiyetini kırmak için orduda ki bir grup rütbelinin gerçekleştirdiği başarısız darbe girişimidir. İşin ilginç tarafı bu darbe girişimini kimin gerçekleştirdiği belli değildir. O dönemde İttihat ve Terakki cemiyeti küçük bir birlikle Abdülhamit’in silah bırakın emri sayesinde bu girişimi bastırmıştır. Ancak daha sonra İttihat ve Terakki tarafından bu olayın müsebbibi Abdülhamit gösterilmiştir. Daha sonra Ordu dahil olmak üzere bütün kamu kurumlarından Abdülhamit yanlıları ihraç edilmiştir. 31 Mart vakasını Abdülhamit yapmadı demek suç sayılmıştır. Özellikle orduda yaşanan bu ihraç ve depremlerin ardından girilen balkan harbi Türk tarihinin en büyük kara lekelerinden biri olarak kalmıştır.

O dönemde siyasi baskı ile Abdülhamit birçok kişinin ölümünden sorumlu tutulmuş ise de günümüzde bu görüş desteklenmemektedir. Çünkü ilk mantık hatası padişahın kendisine darbe yapma gibi bir düşüncesidir. İkincisi gerçekten padişah ittihat ve terakkiyi komple tasfiye etmek istese ordunun çoğunluğu onun emrine bağlı olduğu için kolayca yapabileceği bir şeydir. Üçüncü olarak ittihat ve terakkinin 31 Mart vakasını bastırabilmesinin en büyük sebebi Abdülhamit’in silah bırakın emridir. Çünkü ayaklananlar onun emrini dinledikleri için daha büyük kuvvet topladıkları halde teslim oldular.

Sonuç olarak tartışmalar hep devam edecek olsa bile Abdülhamit dönemi devletin çok zor zamanlarıdır. Bu sebeple o dönem için altın çağ diyemeyiz. Ancak kömür çağı da diyemeyiz. Bu dönem çok zor şartlar altında optimal başarılar elde edilmiş bir dönemdir.

7. II.Bayezid’in Yıldırım Unvanı

II.Bayezid çabuk karar alıp uygulayan yapısı ile bilinirdi. Hatta taht çıkışı bile ismi gibi olmuştur. Babası I.Murat’ın savaş meydanında ölüm haberini alır almaz başka bir yöne doğru düşmanı takibe giden kardeşini boğması için asker göndermiş ve kardeşi şehzade Yakub daha babasının öldüğün öğrenemeden can vermiştir. Böylece fetvasız bir şekilde ilk kardeş katlini başlatan padişah olmuştur.

Her ne kadar bu olaydan padişahın tez düşünüp icra eden yapısını anlasak da Yıldırım lakabını daha sonra Niğbolu savaşında almıştır. II.Bayezid İstanbul kuşatmasını sürdürürken son klasik haçlı seferi sayılan 100.000 kişilik bir ordu ile Kudüs’e kadar ilerlemek maksadıyla Niğbolu kalesine saldırmışlardır. Bunu öğrenin II.Bayezid İstanbul kuşatmasını kaldırıp askerlerini yol üzerindeki garnizonlardan toplayarak Niğbolu kalesine kadar ilerlemiştir. Edirne’den Tuna nehrinin kıyısında ki Niğbolu kalesine 1 günde varmıştır. Bu müthiş hızı sayesinde kale düşmeden yetişmiş ve kendisinde sayıca üstün haçlı ordusunu bozguna uğratmıştır. Bu başarısının üzerine Timur dahil birçok İslam liderinden tebrik mektupları almıştır.

Timur’un hac yolcularının yolunu kesen Kara Yusuf’la Ahmet Celayir’i sığındıkları Osmanlı devletinden talebi ve trajik bir şekilde Timur’un gönderdiği sulh mektuplarının Anadolu’daki beylikler tarafından yolda imha edilmesi sonucu çıkan Ankara savaşında ise bu özelliği dezavantaja dönüşmüştür.

Cemre

İlgi alanları bilim ve tarih olsa da her konuda yeni şeyler öğrenmeyi ve öğrendiklerini paylaşmayı seven bir yazılımcı
Cemre
Kategoriler: Tarih

Cemre

İlgi alanları bilim ve tarih olsa da her konuda yeni şeyler öğrenmeyi ve öğrendiklerini paylaşmayı seven bir yazılımcı

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir